|
Karakter boyutu :
Halkın gönlüne taht kuran her insan gibi Karacaoğlan da bizim için çok önemlidir. Erdal Noyan, onun hakkında en kapsamlı yazılardan birini yazdı...
Karacaoğlan
"Hey ağalar bir od düştü bağrıma Bir ah çeksem derya dağı yandırır Garip bülbül konar gül budağına Bülbülün feryadı dağı yandırır" Dünyadan bir de Karacaoğlan geçmiş... Birden fazla Karacaoğlan’ın geçtiği de söylenebilir ama en azından bir Karacaoğlan’ın yaşadığı ve giderken şiirlerini bıraktığı kesindir. ![]()
Halkın gönlüne taht kuran her insan gibi onun hakkında da efsaneler söylenmiş; neredeyse Evliya Çelebi çapında bir seyyah olan Karacaoğlan'ın şiirleri, belki kendisinin bile hayal edemeyeceği şekilde yayılmış, sahiplenilmiş...
Ne zamandı yerüstü konukluğu? Karacaoğlan’ın hangi zaman diliminde yaşadığına dair yetersiz bilgilere sahibiz. Eldeki bilgiler, hayatını onbeşinci, onaltıncı ve onyedinci asırlarda aramak gerektiğini gösteriyor. Konuya abartılı bakıldığında kendisine neredeyse üç yüz yıllık bir ömür biçmek zorundayız. İnsan ömrünün o devirlerde bile üç tane asır içine girmesi çok zayıf ihtimal elbette...
Mustafa Necati Karaer, Karacaoğlan isimli kitabında; onun onaltıncı yüzyıl başlarında veya onbeşinci yüzyıl sonlarında doğmuş olabileceğini gerçeğe daha yakın görmektedir! Müjgan Cunbur, Karacaoğlan adını verdiği eserinde; şiirlerindeki dil ve edanın Karacaoğlan'ın onyedinci yüzyıldan önce yaşamadığını gösterdiğini iddia etmiştir. Ahmet Köklügiller, Karacoğlan'ın onyedinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir halk şairi olduğunun söylenebileceği fikrindedir. Köklügiller, Karacoğlan'ın Yaşamı Ve Şiirleri isimli incelemesinde buna dayanak olarak; bestelerini onyedinci yüzyılda yapan Ali Ufkî’nin Mecmua-i Saz-ı Söz adlı kitabında sözleri Karacoğlan'a ait iki beste bulunmasını gösterir. Ali Ufkî’nin önceki adı Albert Babovski imiş ve Sultan İbrahim döneminde tutsak edilmiş, Türkçeyi ve Türk müziğini kısa zamanda öğrenerek besteler de yapmış. Tahir Kutsi Makal ise Karacaoğlan isimli eserinde, Karacaoğlan'ı onyedinci yüzyıl ozanı saymakta; araştırmalar neticesi doğum tarihinin binaltıyüzaltı, ölüm tarihinin binaltıyüzyetmişdokuz şeklinde ortaya çıktığını kabul etmektedir. Bunun bir delilini Karacaoğlan'ın şu mısralarında görürüz: "Karacaoğlan dendi ünüm duyuldu / Binonbeşte göbek adını konuldu". Hicrî bir tarih olan binonbeş, milâdî olarak binaltıyüzaltı tarihine denk gelmektedir.
Nerelerde nefes alıp vermiştir? Karacaoğlan'ın nerede doğduğu ve öldüğü hakkında da yeterli bilgiye sahip değiliz.
Güney illerimizdeki yaygın bir söylentiden söz eder gösterir Kökgiller. Bu söylentiye göre Karacaoğlan, Osmaniye ilçesi olan Düziçi'ne bağlı Farsak (Varsak) köyünde doğmuştur. Karacaoğlan'ın Toroslar'da ve Çukurova'da hayat sürdüğünü, Anadolu’yu, Suriye’yi ve İran’ı gördüğünü ifade eden Makal; nerede doğup büyüdüğünün kesin şekilde bilinemediğini ancak onun katıksız bir Türkmen olduğunu belirtir.
Karacaoğlan'ın hayatıyla ilgili belirsizlikler, günümüze gelen kaynakların yetersizliği yanında; onun halkla bütünleşmişliğinden ve çeşitli zaman ve yerlerdeki insanlar tarafından sahiplenilmesinden de doğmaktadır. Cunbur'un da değindiği şekilde, şehirler, kasabalar, köyler onu paylaşamamıştır. Hatta Karacaoğlan'a ait görünen şiirlerin kaçı gerçek Karacaoğlan'a ait, bunu tespit etmek de zor...
Gezer ve gezdirir şiirlerinde Karacaoğlan'dan günümüze kalan şiirlerde, yaşadığı devrin insanları, kültürü ve coğrafyası hakkında çok değerli bilgiler buluyoruz.
Acaba onca memleketi bizzat gördü mü? Yoksa işitmek ve okumak yoluyla elde ettiği bilgilerden de faydalandı mı? Bu konuda içinde şüphe barındırmayan bir fikir yürütmek zor... Bir gerçeği şurada hemen teslim etmek şart: Karacaoğlan, cihan hâkimiyetini kuran bir milletin ozanıdır. Onun hangi milletin veya devletin atmosferiyle bizzat ilişki kurduğundan çok; ufkunun genişliğidir önemli olan. Hindistan, Yemen, Tunus, Cezayir, Gürcistan, Bosna, Rumeli, Frengistan, Çin, Maçin, Mısır, Akdeniz; İngiliz, Fransız, Moskof, Alaman, Hind, Ermeni, Rum gibi yer ve millet isimlerine şiirlerinde rastlarız. O günün ulaşım şartlarında bir insan ömrünün bu kadar geniş bir coğrafyayı gezip görmek için yeterli olacağı şüphelidir ama imkânsız da değildir. Karacaoğlan, mümkündür ki sözlü ve yazılı kaynaklardan öğrendiği bilgileri de şiirlerinde kullanmıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi, asıl önemli olan onun ufkunun genişliğidir. Zaten üyesi bulunduğu millet, ufku geniş olduğu zamanlarda başarılara imzasını atmıştır. ![]()
Bir bakarsınız Kırım’ı aşar Karacaoğlan, bir bakarsınız Tuna’yı geçer. Karacaoğlan bu, Arabistan’ı verseler beğendiği kızın saçının bir telinden vazgeçmez; bir bakış uğruna Çin’i ve Maçin’i gözden çıkarır!
Karacaoğlan’ın bazı dörtlüklerine aşağıda yer verilmiştir: "At ile Kırım'ı aştıktan geri Dizgini boynuna düştükten geri Ak suyun köprüsün geçtikten geri Bu gece Göğsün'de yatalım atım” "Oğlan der ki kız kaleni yıkarım Taşın toprağını suya dökerim Yüksekten üstüne köprü kurarım Geçerim Tuna'nın seli isen de"
Sallını sallını gel kız bostana Saçın telin vermem Arabistan’a Gün cemalin görem yazam destana Sen kaşını kaldırmiyon ne fayda” “Görmedim dünyada sen gibi canan Yoktur hey sevdiğim ben gibi yanan İngiliz Fransız Moskof Alaman Çin ile Maçin'i değer gözlerin" Karacaoğlan, sadece ülke ve millet isimleriyle yetindirmiyor bizleri. Yaylasından ırmağına kadar coğrafyanın en özel parçalarına götürüyor. Aynı zamanda şehir şehir, köy köy dolaştırıyor. Şimdi, onun şiirlerindeki şehir, kasaba ve köylerde duraklayalım:
Bağdat, Şam, Hama, Humus, Trablus, Basra, Beşh. Buhara, Şiraz, Tebriz. Antep, Adıyaman, Aydın, Bayburt, Bursa, Istanbul, Karaman, Maraş, Mardin, içel, Diyarbakır, Van, Erzurum, Adana. Göğsün, Elbistan, Turgut, Pınarbaşı, Akkale, Çınar, Keban, Pasin, Gündüzlü, Şirvan, Yahyalı, Osmanili, Gürün, Tevcik, Ergene Köyü, Eğrikol, Kefendiz, Ağyar, Hasanpaşa, Tecnis, Öğrek, Suboğan Köyü, Munbuç, Kızılöz, Urban, Çamurlu, Lokmam, Mamalı, Anize, Ceyhan gibi...
Karacaoğlan’ın şiirlerindeki dağları, yaylaları, ovaları, dereleri ve gölleri de belirtelim: Binboğa, Koç Dağı, Süphan Dağı, Gâvur Dağı, Bulgar Dağı, Hasan Dağı, Ağrı Dağı, Karadağ, Kırklar Dağı, Keşiş Dağı, Konur Dağı, Ahır Dağı, Akdağ, Beydağ, Erciyes Dağı. Kemnun Gediği, Soğanlı Yücesi, Meryemçil Beli, Barçır Yaylası, Kervan Yaylası. Kozan Ovası, Söğüt Ovası, Gündüzlü Ovası. Aynanoz Gölü, Çalpayız Gölü, Sacur Gölleri, Tuna, Zamantı Irmağı, Balık Suyu, Natak Pınarı, Ceyhan Suyu, Sultan Pınarı, Tıdık Deresi, Tatar Deresi, Al'capınar gibi...
Karacaoğlan’ın yer isimleri bulunan bazı dörtlüklerine aşağıda yer verilmiştir: “Medh ederler Karaman'ın ilini Köprüsü yok geçemedim selini Kervan yaylasını Perçem belini Lâle sünbül bürüsün de gidelim” “Gel sevdiğim sığınalım Subhan'a Yavru sahan derler avun kapana Mesel olsun ol yanaktan öpene Âh ü zârım tatlı dilinde kaldı” “Bitti m'ola Şam ilinin hurması Gitti m'ola ala gözün sürmesi Homa'nın Humus'un telli turnası Turna yârin selâm saldı gel diye” “Emme'yi der isen incedir ince Bağdat'ın Mısır'ın gülleri gonca Eşe'nin kaşı da kalemden ince Sevmeye Huri'nin belleri güzel” “Gel benim karşımda salın bir zaman Bizi Mecnun etti bir kaşı keman Hısnımansur derler ol Adıyaman Oradan Tevcik'in geçti yelleri” “Karac'oğlan eydür Van'da gemimiz Üremedik devran ile demimiz Al diye limandan gitmez gemimiz Limansız gitmeye kadir değilim” Sevda üstünedir asıl sözleri! Ama güzeller bahsine geçmeden önce; kimisi peygamber, kimisi veli, kimisi bey olup da, onun yaşadığı çağda hayatta bulunsunlar veya bulunmasınlar, Karacaoğlan'ın hayatına etki ederek şiirlerine girenlere değinelim.
Bunları şöyle sıralamak mümkün: Hz. Muhammed (S.A.V.), Musa, İbrahim Halil, Ali, Bilâl, Eyyub, îdris, Mehdi, Boz Atlı Hızır, Seyyid Gazi, Sultan Murad, Sultan Süleyman, Yakup, Hallac-ı Mansur, Hacı Bektaş, Mahmut Bey, ismail Bey, Yusuf, Mustafa, Bahri, Ömer, Sarı Haliloğlu, Rıdvan gibi...
“Beytullah'ı yapan İbrahim Halil Kadir Mevlâm beni eyleme melil Hakk 'ın birliğine o da bir delil Sen de bilir misin vakt ü zamanı” “Kız da der ki ben bir emlik kuzuyum Anamın babamın iki gözüyüm Şu dağlarda Mahmud Beğ'in kızıyım Yiğit ister koldan kola sarmaya” O diyardan bu diyara savuran sevda rüzgârıdır. "Ak elleri deste deste güllü" kaç güzele gönül verdi acaba? Hangileri uğruna düştü yollara? Hangi ateşlerle yandı kavruldu? Karacaoğlan'ı diyar diyar gezdiren, yüreğine aşk korunu düşüren isimleri belirtmenin tam zamanı: Hatçe, Ayşe, Eşe, Emine, Fadime, Elif, Esme, Zül-ha, Cennet, Meryem, Döne, Kamer, Şirin, Şerfe, Hürü... Bunların hepsine yüreği yandı mı, dahası var mı; belli değil!
“Elifi dersen de nazlıdır nazlı Eşme'yi dersen de sırf ala gözlü Söyletme Şerfe'yi bülbül avazlı Söylüyor Zulha'nın dilleri güzel” “El atıp dericek Hatçe'nin gülü Can için sancak Eşe'nin beli İkisi hempalı bir de döneli Emine'm çok içti kandı pınara” İnsanlar, hayvanlar ve tabiatın bütün unsurları, onca şehir, köy, kasaba hep sevdaları yaşamak ve dile getirmek için birer vasıta Karacaoğlan'a... Menekşeden sünbüle, turnadan cerene cins cins çiçek ve hayvan onun şiirlerinin vazgeçilmez süsleridir.
Hayvanlar: Ördek, turaç, arı, doğan, sahan, keklik, ceren, bülbül, kuzu, koç, hümâ kuşu, üveyk, ahu, kuğu, at, turna, kurt, tazı gibi... Çiçekler: Leylak, sünbül, gül, lâle, menekşe, nergis, karanfil gibi...
Sevda bahsini biraz genişletelim... Karacaoğlan, memleketinin sarp kayalarına öyle her hayvanı yakıştırmaz. ![]() Zaman gelir "çakır doğan"ı bile beğenmez, "şahan" gerek der. Ondaki bütün yollar sevdaya çıktığından ve hayvanları da sevda yollarındaki güzelleri anlatmakta vasıta kıldığından; "çölde gezen akça ceren" veya "kınalı keklik" misali güzelleri avlayabilmek için "şahan" olmak şarttır diye gerekçesini ortaya koyar:
“Benden selâm söylen Aydın iline Top kara zülüflü mayalarına Bizim ilde çakır doğan olamaz Şahan gerek bu sarp kayalarına” Aydın ili onun selâmını alıp gereğini ifa etti mi bilemeyiz ama Hümâ Kuşu gibi yüksek uçan gönüller, öyle her güzelin kalbini mekân kabul etmez. En azından Karacaoğlan böyle söylüyor: “Hûma kuşu gibi yüksek uçarsın Pervaz vurup tercümanı geçersin Binbir türlü dala konup göçersin Gönül sana mekân bulduramadım”
Karacaoğlan'ın fikri böyle... Onun hesabı her güzeli beğenmemek üzere görünüyor. İşin bir de diğer tarafı var. Acaba; o, gönül dengini bulduğu kanaatine vardığında, gönlünü kapanın tavrı nasıl olacak? Darbe yediği anlar var ki şöyle demiş: “Kız senin elinden düştüm ben yasa Çekindi bülbüller gelmedi tasa Dönüp koyamadım altın kafese Benim yârim öğrenmeden toy gitti” Darbelerin sebepleri çeşitli. Bazen "yâr" yüz vermemiş, bazen yârin babası katı çıkmış... Bakmış kavuşma imkânı yok; basmış feryadı Karacaoğlan:
“Karacaoğlan der ki çöktüm oturdum Sağ yanımda yavru bazlar götürdüm Gidip İstanbul'dan ferman getirdim Herkesin sevdiği verilsin deyi” Sevdasına karşılık vermeyen güzeli de suçlamayı ihmal etmez: “Karac'oğlan der ki sıkıldı canım Gelmiyor yanıma muhannet yârim Ezel söz vermezsen n'olurdun zâlim Yıkılmış gönlümü yapabildin mi?”
“Ala gözlerini sevdiğim dilber Şöyle güzellerin mâhı isen de İndirirler seni yüksek havadan Gözleri dumanlı kuğu isen de” Karacaoğlan'ın sevdalarından söz ederken çiçekleri unutmak olmaz. Ve onun sevdalarına en iyi tercüman "gül"dür. Sevda yollarında çile çektiren "ala gözlü" güzelleri güle benzetmeyi uygun görmüş çoğunlukla... “Ala gözlüm yıktın benim evimi Eğlen şu diyarda kal diye diye Viran ettin bahçem ile bağımı Tomurcuk güllerim al diye diye” Her çileye rağmen, yanakları kırmızı gülden farksız "goncaların" aşkıyla dolanmaktan caymaz. Ozan arar da, gül mü bulunmaz! Bu defa "kömür gözlü"süne tutulur. Hem iyi niyetli görünen bir ihtarı var: Kıymetini bilene var gibilerden...
“Yeni açmış has bahçenin gülüsün Kömür gözlüm kıymatını bilene” Kaşı kalem olmuş, lebi mürekkep; kiraz dudaklı, nar gibi yüzlü, ak beyaz üstüne kara gözlü... Selvi ayarınca boylu-poslu; bembeyaz tende elma yanaklı; gözleri şemiş, yüzü kamer... Sürmeli gözlü, ince belli; sümbül saçında al karanfil taşıyan edalı, nazlı...
Bu güzellerin hepsi mi Karacaoğlan'ın gönlüne misafir oldu; yoksa o, sadece kendisininkileri söze vurmakla yetinmedi de, şahit olduğu başkalarına ait sevdaların da mı sözcülüğünü üstlendi? Şair gönlü geniştir, her iki ihtimal de mümkün. Ama Karacaoğlan, kendi sevdalarını anlatır gibidir hep... “Elma elma yanakları al gibi Boyu uzar gider selvi dal gibi Seherde açılan gonca gül gibi Sandım kan damlamış karın üstüne” En iyisi, çiçeklerin "gül'den gayrisini işin içine katmadan, gurbetin Karacaoğlan'ı nasıl etkilediğine geçelim.
Şiirlerinden ortaya çıkan; Karacaoğlan'ın sıladaki güzelden umduğunu bulamayınca "güzellerden sıdkım sıyrıldı gönül" diyerek ve "turaç"ı bile ötmekten vazgeçirmeye çalışarak yollara düştüğüdür. Ülkeden ülkeye, şehirden şehre, dağdan dağa, ırmaktan ırmağa dolaşarak gurbetin yükünü taşımıştır. Gurbet, onun sazını ve sözünü beslemiş ama o bundan tamamıyla memnun mu? Gurbetten şikâyetçi olmasa "Çeken bilir ayrılığın derdini" der miydi? Yalnızlıktan kurtulmak ve yüreğindeki yarayı tamir için, kendine hâlden anlar, gurbet gezmiş bir dost arar:
“Halden anlar isen haldaş olalım Anasız babasız kardaş olalım Gurbet gezdi isen yoldaş olalım Ucu yâr zülfünde yol gerek bana” Karacaoğlan'ın hedefi belli: Yollar ya yâre varacak (belki de yârin açtığı yarayı onaracak bir başka güzel çıkacak karşısına, buna da bir itirazı yok gibidir), ya da dur-durak bilmeyecek... Araya giren mesafe ve zaman derdine derman olmamış olsa gerek; çünkü "bahar olup yayla yolu açılınca" aklına, "kara çalısı bile gül" kendi iline gitmek düşmüş. Gurbet ellerde nazını çekecek birisi var mı? Yok! Böyle bir durumda ananın-babanın kötü sözleri bile aranır artık:
“Şahı sensin dilberlerin emesi Gözüne görünmez dünya var Şimdi bizim ilin karaçalısı Gül oldu gidelim bizim illere” Gurbette koçyiğidin kıymeti bilinmez. Yârden ayırana intizar etmekle ömür tükenmez. Hep seher yelinden medet umarak yaşanır mı? “Seyyah oldum gezdim gurbet illeri Kâr etti başıma yeter ayrılık Söyleyeyim başa gelen halleri Ölümden çok çektim beter ayrılık” Güzel sevmekten ötesi yok mu? | ||